Saymadığım bu kaçıncı kış mevsimi..
Henüz öğlen vakti. Ölü toprağım üzerimde, lahitimin içinde uzandım, gözlerim kapalı uyanık bir şekilde bekliyorum. Sıkılmak mı? Yüzyıllardır burada olan bir varlık için saatlerin bir hükmü yoktur! Bu saatlerde uykuda olmam gerekmiyor mu? Belki.. ama bugün midemde yarasalar kanat çırpıyor sanki. Zira bu gece kadim dostum, Kara Gül Şövalyesi Lord Soth ile önemli bir konuda görüşeceğim ve belki de saçma bir şekilde gerginim. Sessizliği dinliyorum. Öylesine sessiz ki, bir ölünün hissedebileceği sessizlikten daha derinde bir yerde tutuyor beni. Güneş, dakikalar geçtikçe ait olduğu Cennet'e doğru çekilirken, toprağın içinden gelen çürümüş küflü gül kokusu beni kendime getiriyor tekrar..
Ölü toprağını üzerimden silkeleyip kalkıyorum ve hazırlanmaya başlıyorum. Odanın içi yine o kokuyla dolu. Yalnızlık ve karanlıkla dolu bir ruha eşlik edebilecek yegane kokum bu benim. Zindanlarda doğmuş, ıslak taş duvarlar arasında güneşi görmeden solmuş kızıl siyah güllerin, gölgelerdeki küflerle kurduğu senfoniyi kokluyorum, aslında onları dinliyorum ve aynada, atmayan kalbimin olduğu boşluğa doğru bakıyorum. Ayaz gecelerde, sırtımdaki pelerinimin ısıtamadığı soğuk ve soluk ölü bedenimi daha da çürüten, tüm aşkları öldüren, sonsuzluğa mahkum edilmiş asil bir ızdırap gibi.. Usulca bir yılan gibi sokulan, koklayanların başını döndüren, karanlıkta nazikçe gülümseyen zehirli bir davetin kokusu. Varlıkla yokluk, kalabalıkla yoksunluk arasındaki bir boşlukta süzülen, istenmeyen ama çokça özlenen bir çocuğun gelgitli olgunluğu bu.. İtilmiş, dışlanmış ama keskin ve dikkat çekici!
Çıkıyorum.. Yeni bir bilinmezliğin eşiğinde, yer altının yeni aşklarını keşfe, tüm kirlenmişlerin ait olduğu yere gidiyorum. Beni bulmak istersen, bu çürümüş güllerle dolu küflü toprağımı okşaman yeterli küçüğüm..
En derin sevgilerimle
Lord "Fragranstein" Silvercula
...
Kokuyu dünya gözüyle yorumlamaya gelirsek, aslında bana Cartier Declaration d'un Soir ve Declaration d'un Soir Intense havalarını hatırlattı. Bu koku onlara nazaran bir kademe daha kirli denilebilir (ama sert değil). Kirli bir gül kokusu ile başlıyor ve hemen hemen öyle bitiyor. Dracula'ya yakıştırılması çok şaşırtıcı değil ama ona yakışacak daha karanlık kokuların olduğuna eminim (ve ileride muhtemelen onları da senaryolaştırır yazarım). Abartılı bir koku değil, gayet nazik, sakin ama yine de "ben buradayım" diyen bir karaktere sahip. Maskülen karakterde olduğu bariz belli o yüzden hanımlara çok tavsiye edemiyorum. Ayrıca erkeklerde de bence 25 veya 30 yaşın altına çok uygun değil. Spor kıyafetlerde de kullanılması yanlış olur gibime geliyor. Kalıcılığı tenden tene değişiyordur elbette ancak içeriğindeki paçuli nedeniyle tene yakın bir şekilde birkaç saat süreyle kirli gül kokusu kalıyor. Yayılımı (Sillage) en başta iyi iken 1 saat sonra tene yakın bir seyir izliyor. Romantik soğuk kış gecelerinin kokusu olmaya aday. Ben bir tercih yapacak olsam Cartier'i seçerdim sanırım.

Henüz öğlen vakti. Ölü toprağım üzerimde, lahitimin içinde uzandım, gözlerim kapalı uyanık bir şekilde bekliyorum. Sıkılmak mı? Yüzyıllardır burada olan bir varlık için saatlerin bir hükmü yoktur! Bu saatlerde uykuda olmam gerekmiyor mu? Belki.. ama bugün midemde yarasalar kanat çırpıyor sanki. Zira bu gece kadim dostum, Kara Gül Şövalyesi Lord Soth ile önemli bir konuda görüşeceğim ve belki de saçma bir şekilde gerginim. Sessizliği dinliyorum. Öylesine sessiz ki, bir ölünün hissedebileceği sessizlikten daha derinde bir yerde tutuyor beni. Güneş, dakikalar geçtikçe ait olduğu Cennet'e doğru çekilirken, toprağın içinden gelen çürümüş küflü gül kokusu beni kendime getiriyor tekrar..
Ölü toprağını üzerimden silkeleyip kalkıyorum ve hazırlanmaya başlıyorum. Odanın içi yine o kokuyla dolu. Yalnızlık ve karanlıkla dolu bir ruha eşlik edebilecek yegane kokum bu benim. Zindanlarda doğmuş, ıslak taş duvarlar arasında güneşi görmeden solmuş kızıl siyah güllerin, gölgelerdeki küflerle kurduğu senfoniyi kokluyorum, aslında onları dinliyorum ve aynada, atmayan kalbimin olduğu boşluğa doğru bakıyorum. Ayaz gecelerde, sırtımdaki pelerinimin ısıtamadığı soğuk ve soluk ölü bedenimi daha da çürüten, tüm aşkları öldüren, sonsuzluğa mahkum edilmiş asil bir ızdırap gibi.. Usulca bir yılan gibi sokulan, koklayanların başını döndüren, karanlıkta nazikçe gülümseyen zehirli bir davetin kokusu. Varlıkla yokluk, kalabalıkla yoksunluk arasındaki bir boşlukta süzülen, istenmeyen ama çokça özlenen bir çocuğun gelgitli olgunluğu bu.. İtilmiş, dışlanmış ama keskin ve dikkat çekici!
Çıkıyorum.. Yeni bir bilinmezliğin eşiğinde, yer altının yeni aşklarını keşfe, tüm kirlenmişlerin ait olduğu yere gidiyorum. Beni bulmak istersen, bu çürümüş güllerle dolu küflü toprağımı okşaman yeterli küçüğüm..
En derin sevgilerimle
Lord "Fragranstein" Silvercula
...
Kokuyu dünya gözüyle yorumlamaya gelirsek, aslında bana Cartier Declaration d'un Soir ve Declaration d'un Soir Intense havalarını hatırlattı. Bu koku onlara nazaran bir kademe daha kirli denilebilir (ama sert değil). Kirli bir gül kokusu ile başlıyor ve hemen hemen öyle bitiyor. Dracula'ya yakıştırılması çok şaşırtıcı değil ama ona yakışacak daha karanlık kokuların olduğuna eminim (ve ileride muhtemelen onları da senaryolaştırır yazarım). Abartılı bir koku değil, gayet nazik, sakin ama yine de "ben buradayım" diyen bir karaktere sahip. Maskülen karakterde olduğu bariz belli o yüzden hanımlara çok tavsiye edemiyorum. Ayrıca erkeklerde de bence 25 veya 30 yaşın altına çok uygun değil. Spor kıyafetlerde de kullanılması yanlış olur gibime geliyor. Kalıcılığı tenden tene değişiyordur elbette ancak içeriğindeki paçuli nedeniyle tene yakın bir şekilde birkaç saat süreyle kirli gül kokusu kalıyor. Yayılımı (Sillage) en başta iyi iken 1 saat sonra tene yakın bir seyir izliyor. Romantik soğuk kış gecelerinin kokusu olmaya aday. Ben bir tercih yapacak olsam Cartier'i seçerdim sanırım.



Yorum